Foucault'nun, Cinselliğin Tarihi yapıtıyla birlikte öne çıkardığı bazı temel kavramsallaştırmaları tartışmaya çalışacaktır bu yazı: özgürlük, kendilik, pozitif etik. Bereketli düşünceler doğurabilecek, uzun ve yoğun mesai gerektiren, bu sebeple burada kabaca işleyecek, geniş felsefi boyutunu hakkıyla göz önüne seremeyecek olan bu tartışmayı toplumsal bir fenomen olarak yakın zamanlarda gündeme gelen dünya boyutunda bir bestseller kitap olan The Secret üzerinden açmayı deneyeceğim.
Rhonda Byrne adlı birinin, birçok başka kişiyle (bunların hepsi mesleklerinde üstdüzey başarılar göstermiş, bazısı ise bu düzeye sokak çocukluğu gibi kötü şartlardan terfi ederek varmış kişiler) işbirliği içinde hazırladığı bir tür yaşama kılavuzu olan The Secret, insanların içinde var olduğu savlanan bir büyük “Sır”rın, yani kitapta söylendiği gibi bir evrensel “çekim yasası”na meyleden ruhsal enerjinin yaşamın çeşitli alanlarında ve süreçlerinde (iş, kişiler-arası ilişkiler, sağlık, kişinin kendisiyle ilişkisi v.b.) nasıl açığa çıkarılabileceğine ve kullanılabileceğine dair bir pratik kitabı olma niteliğinde ve iddiasındadır. Kitabın sunum formu argümantatif olmaktan çok, parçalı ve bölük pörçük bir yapıda olduğundan dolayı Sır'rın ne olduğu ve nasıl işlediği hakkında açık, akılcı bir fikre sahip olamasak da, Sır'ra bir parça yaklaşabilmemiz mümkün.
Sır'rın öne çıkan savlarından biri: “Dileğinizi kafanızın içinde şekillendirip, baskın düşünceniz haline getirdiğiniz takdirde onu mutlaka hayata geçirirsiniz.” (9) Burada, düşünce ile eylem/gerçeklik arasında bir bağ kurmanın imkanı olumlanmaktadır: Marx'ın zamanından(hatta romantiklerden) bu yana, epey bir yara almış olarak süregelen bir idealin, teori-pratik birliğinin şimdi yarasız beresiz mümkün olduğu söyleniyor bize (bize, çünkü yazar kitabını doğrudan “bize” yazdığını kıvançla söylüyor! (Önsöz, XII)): Düşün, olsun! Ama bu kudretli düşünmenin belli bir formu vardır: “Şu anda, bundan sonra sadece olumlu şeyler düşünmeye karar verin ve sahip olduğunuz olumlu düşüncelerin son derece güçlü, olumsuz düşüncelerin ise çok daha güçsüz olduğunu bütün Evren'e ilan edin.” (22) Olumlu düşünce, olumsuz (eleştirel) düşünmenin getirebileceği tüm kişisel ve kişiler-arası uyumsuzluklardan, uygunsuzluklardan arınmış, “kutsama” ve “şükretme” türünden duyguların eşlik ettiği bir akıl yürütme biçimidir. Düşünmek, gerçekleştirmekti; olumlu düşünmek ise bizzat kişinin gerçekleşmesi anlamına gelecektir öyleyse: “Siz kendi kendinizin yaratıcısısınız; çekim yasası ise yaşamak istediğiniz her şeyi yaratmak için sahip olduğunuz olağanüstü donanımınızdır.” (41)
Kişinin kendisini yaratması projesinin genel olarak dış hatlarını çizen, bu haliyle de Kant etiğine şeklen benzer biçimde formalistik bir yapıya sahip olan The Secret, ara ara bazı pozitif içerikleri de örnekliyor; örneğin, beden sevgisi ve öz-memnuniyet: “Bedenizin her santimetrekaresini övün ve kutsayın” (61), “Kendinize sevgi ve saygıyla yaklaşmaya başlamalı, bu sinyali vermeli ve bu frekansa geçmelisiniz.” (118) [Strinberg'in şu negatif ama/ve hakiki çözümünden ne kadar da uzaktayız: “Nefret etmezsem nasıl sevebilirim ki?”] : Eleştirme, kutsa, sev, olsun! Bu, kendini yaratmanın yoludur, demek. Düşünce/arzu ile eylem/tatmin arasındaki bağın kopmamış olduğu bir durumun tasviriyle karşı karşıyayız burada. Bu bağın çoktan kopmuş olduğunu sanıyorduk biz, onulması güç yaramız buydu, umutsuzluğumuz da felç (paralysis: Dubliners, Dostoyevski, Sahtegi) eden gerilimimiz de bundan kaynaklanıyordu, halbuki The Secret bize bu bağın sapasağlam durduğunu, umutsuz olmamız için hiçbir mantıklı sebebin olmadığını (umutsuzlar kliniğe, mi yani!?), dahası dünyamızı ve kendimizi yeniden yaratmanın şimdi mümkün olduğunu telkin ediyor: “Artık yeni bir yazı tahtanız var, yeniden başlayabilirsiniz; tam burada, hemen şimdi.” (178)
Her ne kadar, kendini yaratma, bedene önem verme, yenileyici hayat pratikleri gibi terimleri odağa almış olması dolayısıyla, Foucault düşüncesiyle birlikte ele alınması pek uçuk bir davranış olmayabilecek gibi görünse de, The Secret'ı, Foucaultcu özgürlük pratiğine dair bir tartışmayı başlatmak için bir vaka olarak almak yine de ilk bakışta yadırgatıcı gelebilir. Foucault düşüncesi; The Secret türünden bir yaşam kılavuzluğunu insanların davranışları üzerinde uygulanan bir iktidar etkisi olarak, yani başkalarının davranışlarını yönetmeye yönelik bir toplum yönetimselliğinin aleti olarak anlayıp reddedecektir şüphesiz. Bu anlamda, The Secret, Foucaultcu etiğe katkı yapabilecek bir düşünce yeniliği getirmemektedir. Ayrıca, “Sır”lı kendini yaratma kılavuzu ile Foucaultcu kendilik kaygısını yanyana koymamızı engelleyen bir diğer önemli sebep, The Secret'ın aksine Foucault'nun, kendiliği ya da kendiliği yaratacak gücü hiçbir biçimde keşfedilecek ya da kişinin “içinde” hazır bulunan bir yasa ile ilişkilendirmekten kaçınmasıdır. Foucaultcu kendilik, bir doğal öze, özneye, evrensel bir yasaya bakarak bulunabilecek bir şey değildir; bir gizilgücün (“Sır” ya da “Yüce Akıl” (161)) somutta gerçekleşmesi, tecellisi de değildir. Öyleyse, eserlerinin hemen hepsini, evrensel hakikatler/özler fikrini reddetmeye hasretmiş ve bunu büyük ölçüde başarmış olan Foucault'nun düşüncesi ile The Secret projesi arasında bir benzerlik bulunduğunu iddia etmenin ancak kötü bir şaka ya da en azında talihsiz bir yanlış anlamanın sonucu olabileceği söylenebilir, ve buna ben de katılırım. Zaten, burada ben de bir benzerlik bulunduğu iddiasında değilim. The Secret'ı anmamın sebebi ise, Foucaultcu etiğin, içine girdiği ama yüzleşmediği bir riski işaret etmeme yarayacak olmasıdır.
Foucault, bir iktidar ilişkisini bir tahakküm ya da basit şiddet ilişkisinden ayırarak, özgürlüğü, iktidar ilişkisi oyununa dahil eder. Ancak “özgür özneler” üzerine, daha doğrusu, hareket etme özgürlüğüne sahip insanların olası davranışları üzerine uygulanabilecek bir yönetim ilişkisidir iktidar; ve bu nedenle, özgürlük, iktidarın uygulanmasının koşulu olarak görünür. İktidar ilişkisi içinde, her zaman bir parça özgürlük bulunur ve bu ilişkiyi tehlikeli (illa ki kötü değil, ama tehlikeli) kılan da budur: iktidar oyunu her an tersine dönebilir; oyuncular ve kurallar her an baştan tanımlanıp konumlanabilir ya da oyun beklenmedik bir anda son bulabilir. Modern toplumun en kuytu köşesinde bile (mutlu sınıfında, huzurlu ailende, sakin odanda) karşımıza çıkabilecek olan bir iktidar uygulayıcısının dayattığı davranış reçetesinin reddedilmesi her zaman mümkündür: iktidar her yerdedir, direniş de! Direniş, reddetme, iktidar ilişkisinin anahtar sözcüğüdür Foucault'ya göre: bir ilişkiyi iktidar ilişkisi kılan, o ilişki içinde birilerinin birşeylere direnebilme, birşeyleri reddetme özgürlüğüne sahip olmalarıdır; aksi halde statik/tersine çevrilemez bir efendi-köle ilişkisiyle karşılaşırdık. Foucault, özgürlüğü oyuna dahil ettiğinde, yeni bir yaşama biçimi olarak yeni bir etiğin olabilirlik koşulunu da bulmuş oldu: etik, ancak özgürlük üzerine ve özgürlük pratiği olarak kurulabilir, bir evrensel yasa (Kant) ya da hümanist değerler üzerine değil! Burası önemli. Foucault, iktidarın, birilerinin (kral ya da devlet) mülkiyetindeki bir statik meta olarak anlaşılmamasında diretiyordu; şöyle düşündü: “Yasaların, kurumların, ideolojilerin iktidarından söz ediyorsak, bunu yalnızca belli kişilerin başkaları üzerinde iktidar uyguladığını varsaydığımız ölçüde yaparız. Burada “iktidar” terimi, “taraflar” arasındaki ilişkilere gönderme yapar.” (Özne ve İktidar, 70) İktidarın kaynağı değil de uygulanması odağa alınınca iktidar, statik bir meta olmaktan çıkar ve dinamik bir ilişki biçimi haline gelir. İşte, Foucault aynı düşünme hareketini ahlak üzerine de uygular: “...her ahlaksal eylemin, içinde oluştuğu gerçek ve gönderme yaptığı yasayla bir bağlantısı olduğu doğrudur; ama böyle bir eylem aynı zamanda kişinin kendisiyle bir ilişkiyi de içerir; ve bu ilişki, yalnızca “kendilik bilinci” değil, “kendiliğin” “ahlaksal özne” olarak oluşturulmasıdır.” (Cinselliğin Tarihi, 140): ahlak, nihayetinde kurucu bir yasa (Kant etiğinde bu yasa, Aklın koyduğu “ödev” yasasıydı) olarak billurlaşsa da (tıpkı Devlet'in, esasında, aşağıdaki küçük iktidar ilişkilerinin nihai billurlaşması olması gibi) esasında, kişinin kendi davranışlarıyla kurduğu bir ilişki biçimidir. Büyük ahlak sistemleri (dinler, yurttaşlık ahlakı, akademi ahlakı...), kişilerin kendi davranışlarıyla ilişkilenme biçimlerinin sonucu olarak vardırlar. Ahlaki özne oluşumu, tıpkı diğer özne oluşumları gibi, kişinin kendi deneyimlerini sorunsallaştırması, tanımaya girişmesi, denetlemesi ve bir kural ekseninde tanımlaması sürecidir. Foucault burada etik'in kökenine iner: ethos, yani olma ve davranma biçimi (ahlak, hulk'tan (yapma, etme) gelir). Ahlak da, diğer iktidar uygulamaları gibi, bir davranış yönetimidir: kişinin kendi nefsini ve eylemlerini yönetmesi. O halde, özgürlük, iktidar oyununun koşulu ise, ahlak oyununun da koşuludur: Kişi, kendi davranışlarını sorunsallaştırmaktan kaçınma ve bunları dayatılmış bir ahlak yasası çerçevesinde tanımlamayı reddetme özgürlüğüne her zaman sahiptir çünkü.
Foucault, ahlakı, kişinin kendisiyle ilişkilenme biçimi olarak anladığını söyledikten sonra, yüzünü Aydınlanma'ya çevirir, çünkü orada yeni ahlaki öznelliklerin yolunu açabilecek felsefi bir ethos görür. Bu ethos'un bir yönü negatiftir, çünkü tarihsel varlığımızı, kendimizi bir özne olarak kurmamızın sürekli bir eleştirisidir. Bu, Aydınlanma ethos'unun arkeolojik ve soykütüksel niteliğidir: özneliğin oluşum kurallarının açığa çıkarılması, tarihselleştirilmesi ve olumsallıklarının gösterilmesi. Foucaultcu ethos'un pozitif yönü de bu noktada öne çıkar: olumsallığını gördüğümüz öznenin yeniden kurulabilecek olması, kendimizle yeni ilişkiler kurma özgürlüğümüzün kullanılması. Foucault'ya göre Aydınlanma'nın temel ilkesi de buydu: “kendimizi kendi özerkliğimiz içinde kesintisiz olarak yaratmak.” (Özne ve İktidar,187) Tarihsel varlığımızın eleştirisi, her anlamda sınırların analiz edilmesidir ve burada önemli olan, bunun mümkün bir sınırları aşma biçimindeki pratik bir eleştiriye dönüştürülmesidir. Foucaultcu etik, yalnızca bir düşünce olgusu olarak kalmaz; tarihsel-pratik düzlemde bir çalışma, kendimiz üzerinde çalışma haline gelir: kendini yaratma. Demek ki etik, özgürlüğü, soyut bir ideal olarak ele almıyor; etik, özgürlüğün aldığı somut pratik biçim haline geliyordur. Özgürlük bir idea(l) değil, bir pratiktir (etik), yeni davranma biçimleri icat etmektir, davranışlarımızla yeni ilişkiler kurmaktır. Ve bu özgürlük, modern yaşam oyununun kurucu bir unsuru olarak oyuna dahil olduğu için her zaman her yerde mümkündür: şimdi, burada. (déja-vu!!!)
“Kendini yaratmak”, “şimdi, burada”, “pozitif” terimleri, Foucault ile The Secret'ın ortak terimleri gibi görünüyor: kökten farklı anlamlarda kullanıldıklarının farkındayım, ama yine de ikisinin de imledikleri varoluş hareketlerinin şematik ortaklığını görmeden edemiyor insan: yeni bir kendilik yaratılabilir ve bu şimdi ve burada (tekno-kapitalist üretim/tüketim(tüketim: praxis par excellence) toplumunda mümkün!
The Secret’ı, kapitalist şirket mantığına ayarlı monad-birey fabrike etmeye yönelik bir yaşam kılavuzu olarak okumak pek zor olmasa gerek, ama Foucaultcu etiğin bu kılavuz ile bir biçimde ortak bir varolma biçimini resmetmesi nasıl olabiliyor? Foucaultcu etik, nasıl oluyor da bir şirket etiğine (şematik de olsa) dönüşebiliyor? İşte, Foucaultcu kendini yaratma projesinin riski burada yatıyor; bu risk, tarihsel-toplumsal durumdan kaynaklanan bir risk.
Foucault’nun model olarak aldığı Kant Aydınlanması’nın ilkesi, Foucault’nun savladığı gibi “kendimizi kendi özerkliğimiz içinde kesintisiz olarak yaratmak” değildir, diyerek kestirip atmayacağım, Foucault haklı olabilir, ama bir şeyi gözardı ettiği açık: Kant’ın kendini yaratma projesi, nihayetinde yalnızca bireyin değil, tüm toplumun da özgürlüğünü ideal olarak alıyordur: kişinin kendisini yaratabilmesinin zorunlu koşulu, herkesin kendisini yaratabilmesini mümkün kılan bir toplumsal durumun mevcudiyetidir. Kant, özerkliği, kişi ve toplum arası gerilim ile elektriklendirir sürekli, bu yüzden özerklik hiçbir zaman yalınkat bir monad-kişi özerkliği olarak düşünülmez. Kantçı Aydınlanma projesinin anahtar sözcüklerinden biri iletişimdir: bir iletişim alanı içinde başkaları tarafından sınanmamış/eleştirilmemiş bir düşüncenin/davranışın niteliği bile belirlenemez. Örneğin, Foucaultcu kendilik pratiğinin negatif yanı olan, tarihsel varlığın eleştirisinin, bir toplumsal iletişim alanında tartışılmadığı sürece, gerçek bir eleştiri olup olmadığını bile bilemeyiz. Bu iletişim, toplumsal bir özgürlüğü zorunlu olarak varsayıyordur. Toplumsal özgürlük varsayılmadığı sürece, kişisel bir pratiğin bir özgürlük pratiği olup olmadığını bilemeyiz. Demek ki özgürlüğü, bir pozitif pratik olmaktan önce, bir idea(l) olarak düşünmek zorunda kalırız. Kantçı Aydınlanma’nın taşıdığı büyük gerilim de budur: kişisel özgürlük, ideal bir toplumsal özgürlük fikrine/durumuna dayanmaksızın düşünülemez; aksi halde, ‘özgürlük’ sözcüğünü sözlüklerden çıkarmak zorundayızdır. Foucaultcu özgürlük etiğinin bir şirket etiğine dönüşebiliyor olmasının sebebi de bu: toplumun özgürlüğünü bir ideal olarak varsaymanın aksine, özgürlüğü salt bir kendilik pratiği olarak kavramak, hangi pratiğin özgürlük olduğu hangisinin olmadığı konusunda bir tartışmayı (çünkü tüm ölçütleri) imkansız değilse bile faydasız ve kısır kılmaktadır. Özgürlüğün ideal ölçütleri yoksandığında, her pratik eşit ölçüde özgür ya da özgürlüksüz olabilmektedir: kendisini has özgürlük olarak sunan bir şirket etiğine karşı diyebilecek hiçbir şeyimiz yoktur (ya da bir sürü nafile öfkemiz vardır). Aynı durumu, kendini yaratma projelerinin tümü karşısında da yaşarız: bırakın başkalarını, kendimiz bile kendimizi yaratıp yaratamadığımızı bilemeyeceğizdir. Yeni bilgi(/iktidar) üretmeyen bir pratik kavramı, pratiği, üzerine konuşulamayan bir debelenme, Adorno’nun deyişiyle, bir sözde-etkinlik haline getirecektir. Foucaultcu etik, bu anlamda, bir sessizlik etiğidir: sürekli bir pratik vardır orada, ama bu pratiğin niteliği, işlevi, anlamı gibi konularda tıpkı bir “Sır” gibi susmak zorundadır: pratiği konuşmak, eylemi/davranışı konumlandırmak, bir bilgi/iktidar etkisi olarak reddedilir.
Özgürlük pratiği, hakkında tartışabileceğimiz herhangi bir özgürlük idea’sını/ölçütünü yoksadığımızda, hedefini, etkisini, sonucunu zihin haritamızda göremeyeceğimiz bir kesintisiz akışa, durdurulamayan bir kapılmaya dönüşür: sürekli bir şeylere katılma, bir etkinlikte bulunma (atletizm ya da ekonomi, ne olduğu fark etmez) çığırtkanlığı yapan reklamcılık söyleminin çıkarlarıyla farkında olmadan örtüşüveririz. Foucault’nun yeni toplum yaratma projelerinden kaçınmasını anlıyorum: “yeni toplum” Hitler’in sloganlarından biriydi. Anlayamadığım: (bir ilke, bir ideal olarak) toplum yaratmaya dayanmayan bir kendini yaratma/özerklik projesinin, kişi-toplum arası gerilimin yok sayılmasından sonra nasıl işe yarayabileceğini, nasıl olup da eleştirisini yapmamız gereken tarihsel varlığımızın çamuruna entegre olup batmayacağını garanti edebilir? Özerkliği düşünmek, bir büyük gerilimi varsaymadan nasıl mümkün olabilir? Foucault, iktidar ilişkileri kötü değil, tehlikelidir, diyordu ve bu tehlikeli oyun içinde hiçbir garanti veremeyeceğini ilan etmişti, ama tehlike’nin de bir reklam filmine ya da borsa sahnesine dönüşmüş olduğu bir dünyada, bu da bizi heyecanlandırmıyor. Durmaksızın pozitiflikler (The Secret belki de en masumlarından biri…) sunan kapitalist yaşamın karşısında “yeni” pozitiflikler üretmek ya da pozitif bir içerik vermekten mümkün olduğunca kaçınmamız gereken Ütopya’yı (NOWHERE) (Marx, sınıfsız toplum hakkında hiçbir şey bilmediğini söyler; Elias Canetti, eğer gelecek dünya, herhangi birimizin düşlediği biçimde gerçekleşseydi bu bir felaket olurdu, der) bir şimdi-burada (NOW!-HERE!) hizasında eritmek ise beni hiç heyecanlandırmıyor. İçeriği ne olursa olsun, sürekli pozitiflikler üretmeye dayalı günümüz toplum düzeneği içinde, yeni pozitiflikler tasarlamak, yeni fetişizmler yaratmak anlamına gelecektir: The Secret, beden övgüsü ya da öz-sevgiden, Foucault ise yeni uyuşturucular ve yeni zevk aletleri icat etmekten bahsediyor; fakat her pozitif “yeniliğin” eski statükoya kolayca emilebildiği ve, Foucault’nun istediği gibi, tekilliği içinde kalmasının imkansızlaştığı ve anında (internet, TV, turizm..) evrensel bir ahlak maxim’ine dönüştüğü bir toplum yapısıyla yüzleşmesi gerekiyor her felsefi/etik düşüncenin.
kaynakça
Bryne, Rhonda. The Secret. Mia, 2007
Foucault, Michel. Cinselliğin Tarihi. Ayrıntı,2003
- . Özne ve İktidar. Seçme Yazılar 2. Ayrıntı, 2000
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder