Hakikatten kurtulmak, Bir’den kurtulmak. Bir, Özdeş, Aynı. Tanrının ölümü. Tanrının ölümü asla teolojik bir sorunu imâ etmiyor, artık etmiyor. Belki, yalnızca teknik bir çözüm. Tanrı öldü, Bir öldü, tüm özdeşliklerin (eşyanın kendisiyle ya da kişinin kendisiyle özdeşliği dahil) garantörü Bir öldü. (Pascal: “Yüce Pan öldü!”) Artık herşey ikiden başlar, “hatta üçten” (Nietzsche). Teoloji değil, ontoloji değil, politika ya da edimbigisi (pragmatik). Tanrı, Işık’tı: aydınlatır, eşyanın üzerine ışığını düşürür ve onu (eşyayı) belirginleştirir. Işık, kontürleri çizer, kontürler içine kilitler, hapseder. “Işık olsun, dedi, Işık oldu” (Tevrat) ya da panoptikonun aydınlık hücreleri (Foucault), fark etmez. Işık, her şeyden önce bedenim üzerinde çalışır, bedenime belli bir suret ve kuşatıcı burç çizer (vücut hatları, anatomi..), bedenimin giriş ve çıkışlarını kontrol eder (yemek düzeni, nefes alma düzeni, boşaltım düzeni, cinsellik düzeni). Ayırır: diğer bedenlerden (insanlar, hayvanlar, toprak). Tanrının var eden ışığı altında ortaya çıkan/görünen ve çevresinden yalıtılan bedeni soruyordu İbni Sina: her şeyden, her duyudan ve duygudan yalıtılmış bir insanın nesi vardır? Varoluşu vardır. Aslında, varlığa hapsolmuşluğun şaşkınlığı bu. Varlığın özdeşliği, olmak’ın özdeşliği, ancak öteki’nin dışlanmasıyla mümkün olduğundan Varlık büyük olumsuzluktur, diğerlerinin arasındaki herhangi bir olumsuzluk değil, kökensel olumsuzluktur, Ur-negasyon’dur. Tanrının ölümü -Varlığın ölümü- baştan savulamaz bir yas duygusu da getirir bize belki, ama bir neşenin, şenliğin, olumlamanın da imkanını açar: tanrılar çekildi, artık yeni tanrıları bekliyoruz (Hölderlin/Heidegger ya da Tarhan’ın çorak ama parıl parıl parlayan “doğa”sı). Tanrı ölünce onun çizdiği kontürler de erir gider, Varlık dağılır, geriye çizgiler kalır. Bir nesne/varlık çizmeyen çizgiler: “ ‘Renk’ ya da ‘çizgi’ olmadan resim yapmak hiç bir zaman mümkün olmayacaktır, ama ‘nesne’leri olmayan bir resim, yüzyılımızda, 30 yılı geçkin bir süredir yapılıyor.” (Kandinski,14) Nesnesiz çizgiler: tıpkı Alice Harikalar Diyarında’daki “kedisiz gülüş” gibi, bir nesnenin (bütünün, varlığın) ifade edilmesinin aracı olmaktan çok başka bir biçimde, bizzat kendileri bir ifade ve bir “güç” (de Velde) olan çizgiler. Varlığın yerli yerinde bir parçası (uzvu, organı) ya da Ağacın bir dalı gibi birşey değil, algılanması ve anlaşılması pek kolay olmayan bir bütünlüksüz havai fişek çizgisi (ya da neon lamba). Non-figüratif: çizgi, artık bir nesne-varlık oluşturmaya çalışmaz; aksine, nesne-varlıktan kaçar, nesnelerin arasından geçer, kuşatmaz, aradan sıvışır. Serseri çizgi (Serseri aşıklar (Godard) ya da Dharma Bums (Kerouac)), rizom: Kandinski’nin geometrik soyutları, Klee’nin yersizyurdsuz, bir suret oluşturmaktan kaçan çizgileri, Mondrian’ın konstrüktivizmi, Beethoven’ın ana-tonaliteden (müzik Ağacı) kaçan “gezgin notalar”ı (deyim, Anton Webern’in). Rizom: “ne öznesi ne de nesnesi olan, n boyutlu çizgisel çoğulluklar kurar.” (Deleuze, “Rhizom”, 36) Tanrının Işığı, çizgiyi, nesnesine ait/bağımlı/evlat kılmıştı (Kilise resmi ya da realist resim: Işık kaynağı dışarıdaydı, dışarıdan uygulanan bir şiddetti). Artık çizgi, kendi iç ışığına sahiptir (“çizgi, bir güçtür”), nesne-varlıktan kaçma zamanıdır şimdi: Güneş’e (Tanrı, Hakikat, Varlık) karşı ateşböceği; Ağaca karşı ayrıkotu! Varlıktan kurtulmalıyız: “Bir rizomun başlangıcı ya da sonu yoktur; her zaman ortadadır, şeylerin arasındadır, ara-oluştur, intermezzodur...Ağaç “olmak” fiilini dayatır, fakat rizomun dokusu “ve...ve...ve” bağlacıdır. Bu bağlacın, olmak fiilini sarsmak ve yerinden etmek için yeterli gücü vardır.” (Bin Yayla, 522) varlığın başı ve sonu vardır: doğum-ölüm, sebep-sonuç, Genesis-Apokalips. Bu, ontolojidir, mittir, dindir ya da tarihtir ve özdeşlikler arar (ikilik de özdeşliktir, çünkü o da Bir’i arar): “Özel niteliklerin yargılanması üzerine (gök mavidir) ve varlık yargılanması üzerine (Tanrı vardır) tartışılır. Ama daima Varolmak fiili ve ilke sorunu... Çünkü bağlaçlarda (oysa, o halde) bulunduğu biçiminde, ilişkilerin olmak fiiline boyun eğmiş bir şekilde kalmasını hiç bir şey önleyemez.” (Diyaloglar, 83-84) Çizgilerin ve çizgiler arası ilişkilerin, nesne-varlığa boyun eğdirilmesidir, Işığın ve Ağacın tahakkümüdür bu. Bundan kurtulmalıyız: “Daha öteye gitmek gerek: rastlantının ilişkilere girmesini, her şeyi baştan çıkarmasını, olmak fiilini mayınlamasını, onun dengesini bozmasını sağlamaya kadar gitmek gerekir. “Dır”ın yerine “ve”yi koymak.” (Diyaloglar, 84) “Dır”, özdeşler, kontürler çizer, figüratiftir. VE, başka bir şey yapar. Şeyleri, rastlantıya, kontrolsüz kesişmelere açar. Üç sentez (ilişki) biçimi vardır: “ The connective synthesis (if...,then), which bears upon the construction of a single series; the conjunctive series (and), as a method of constructing convergent series; and the disjunctive series (or), which distributes the divergent series: conexa, conjuncta, disjuncta.” (Logic of Sense, 199) VE, bir kesişim dizisi kurar; neden sonuç (tek yönlü) ya da özdeşlik yoktur burada. A ve B: A şudur, B budur, değil. VE, A’yı ve B’yi bambaşka bir ilişki içine sokar; nihayetinde ortaya bir yargı (“...dır”) çıkmaz. VE bütünlemez, özdeşlemez, terimleri olmak’ın dışına atar: “VE bir ilişki bile değildir veya çok özel bir bağlaçtır. Bütün bu ilişkilerin oluşmasını hazırlayan gerilim koşuludur, her türlü ilişkinin yoludur ve o ilişkileri kendi terimlerinden öteye terimlerin toplamından öteye olmak gibi değerlendirilebilecek olanın ötesine, Bir’in veya Hepsi’nin ötesine kaydıran odur. VE olmak’ın daha fazlasıymış gibi, olmak fiilinin arası gibidir. İlişkiler hala kendi terimleri arasında yerini bulabilirler veya iki bütün arasında, birine ve diğerine göre yeralabilirler; fakat VE ilişkilere başka bir yön verir ve böylece hem terimler hem de bunların bütünlükleri aktif olarak bir kaçış çizgisi yaratarak kaçıp kurtulabilir.” (Diyaloglar, 84) Kaçış çizgisi olarak VE, terimleri birbirinden yalıtmaz (YA/YA DA yapar bunu), birbirine, bir bütünlük, içerme, neden-sonuç ilişkisi oluşturacak biçimde bağlamaz; VE terimleri bir diğeri içinde eritmeden bir araya getirir, daha doğrusu, VE diyalektik değildir (birliği de ikiliğe de inanmaz), indirgenmez bir çoğulluk alanı yaratır: “Bir çokluk asla ne terimlerdedir, ne herhangi bir sayıdadır, ne onların tümündedir, ne de onların bütünündedir. Çokluk sadece VE’dedir.” (Diyaloglar, 85) VE, iki nesneyi ya da iki özneyi buluşturmaz; VE içinde nesne de yoktur özne de, çünkü kontürler yoktur, saf etkileşim, durdurulmaz bir oluşum vardır; VE nesnelerin ve öznelerin arasında gerçekleşir: “İki terim arasından veya iki bütün arasından geçen bir kaçış çizgisi, ne birine ne de diğerine ait olan dar bir dere...” (Diyaloglar, 55) YA/YA DA, terimleri birbirinden ayırır; burada nesne-varlıklar yine kendi sınırlar/kontürleri içinde kalmaya devam ederler, ikilik bozulmaz. VE, ikiliği bozar, çünkü kontürleri eritir: varlık, dışa/öteki varlığa (ki o da erir gider) açılır. VE, varlıkların dışında/arasında gerçekleşir. VE, basit bir farklılık değildir, radikal farklılık alanıdır, çünkü Varlık’ın özdeşliği radikal biçimde iptal edilir orada. VE, varlıkları soyar: toplama kampında çırılçıplak bir halde sıraya sokulan yahudiler gibi (ya da aşı sırasına sokulan okul çocukları gibi) değil asla: onlar bedenleştirilmiş, çıplak bedenin kontürleri içine hapsedilmiştir. VE, bedeni kontürsüzleştirir (“organsız”laştırır), bedeni bedensizleştirir: “plastik hayalet” (Artaud). VE, bedenleri birleştirmez, üreme ilişkisine sokmaz; o, zevkten (rastlantının, şansın zevki) çıldırtan ek-statik (stasis-dışı, varlık-dışı) bir erotizm alanıdır. VE, dışarı çıkarır, dışa açar, sokaklarda gezdirir (“Büyük olaylar sokaktadır” (Nietzsche)), bu yüzden bir gerçek deneyim (ex-perience: dışa çıkma, yoldan çıkma) alanı yaratır.
“Konuşurken, şöyle eş dost ile konuşken kimsenin “talim VE terbiye” dediğini “Yapı VE Kredi Bankası” dediğini duydunuz mu hiç? Kimse söylemiyor VE’yi, “talim–terbiye” diyoruz, “Yapı-Kredi Bankası” diyoruz. Dilimizde VE yok da onun için, istedikleri kadar uğraşsınlar, sokamıyorlar. Türkçe’de, konuşma Türkçe’sinde, VE’den bir kaçınma, bir tiksinme var. Oysa ki yazılara dolduruyorlar VE’yi, onsuz olamazmışız, anlaşılmazmış ne dediğimiz, daha birtakım lakırdılar. VE’yi konuşken gerekli bulmadığımıza göre, atabildiğimize göre, yazı dilinden de atabiliriz! İşlerine gelmez, onun yazıya bir kibarlık, derinlik verdiğini sanıyorlar, boncuk diye kullanıyorlar onu. Nazra boncuğu, yahut katır boncuğu...” (Günce, 20 Nisan 1953, s.51-52) Ataç’ın VE düşmanlığını basit bir kişisel üslup tercihi gibi görmekten öte, Cumhuriyet’in bir dönemki kültür politikasının Ataç’ın şahsında cisimleşmesi olarak görelim. Kültürel ikilik olarak da adlandırılan kültürel açmaz üzerine çare arayışı içindeki H.A.Yücel politikasının dahilinde hareket ediyordu Ataç. Modernleşmenin öne getirdiği gelenekselden kopuş sorunsalını görüyordu ne yana baksa. Özellikle de Divan edebiyatı ile nasıl ilişkilenmeli sorusunda iyice belirginleşiyordu kaygısı: Divan edebiyatından zevk alıyordu Ataç (yüzlerce beyiti ezbere biliyordu), fakat bugünün dünyasında pek kullanışlı olmayan bir edebiyat biçimi olduğunu da düşünüyordu: değerlidir Divan ama artık önemsizdir. Burada kullanılan bağlaç YA/YA DA: ya Divan ya da yeni edebiyat: bu şekilde düşünülüyordu. Ataç’ın VE horgörüsünün kültürel politik motivasyonu buydu. YA/YA DA’da önce bir ikilik varsayılır, sonra bu ikilik kabul edilir, arkasından bir seçim gerekirliği (birinin onaylanıp içeri alınması , diğerinin dışlanıp bastırılması) baş gösterir (eğer baş gösterirse elbette, aksi halde sürekli bir seçiş gerilimi içinde kalınır). Bu anlamda, YA/YA DA’nın, kültür hayatımızın büyük kısmını (kronoloji ve genişlik bakımından) işgal ettiği söylenebilir. Bir edebi yapıt ya şiirdir ya da düzyazı. Böyle düşünülürdü. O yüzden, Halit Ziya’nın Mensur Şiirler’inin dönemin edebiyat ortamına getirdiği büyük şaşkınlık ve anarşi (bkz. Kırk Yıl) manidardır: şiir VE düzyazı olan Mensur Şiirler. Ölçülü şiirin de gündelik işlevsel dil temelinde kurulan gazete/roman söyleminin de (Ahmet Mithat) kontürlerinden kurtulan bir yeni yazı, ara-yazı: şiirin ve düzyazının arasından geçen, ikisine de ait olmayan ama ikisini kesiştiren bir minör yazı. Mensur Şiirler’den yayılan bu VE etkisi değil midir Serveti Fünun dilini kuran? Yeni imgeler: biri soyut (“hüzün”) biri somut (“gök”) iki faklı terimin zevkle kesişmesi: “hüzün göğü”, hüzün VE gök. Ya da yeni tını: müzik ile kesişen bir dil/anlatım: müzik ve dil (Cenap Şahabettin): hem müzik hem dil, ya da ikisinin arası bir şey. Vüs’at O. Bener’de dilin müzikleşmesi, hatta edebiyatın müzikleşmesi: Buzul Çağının Virüsü’nü Richard Strauss’un Don Kişot senfonik şiiri üzerine kurduğunu söylüyor. Ya da resim VE yazı: İpin Ucu oyununu yazı odasının duvarına asılı bir tabloya bakarak yazmış. [Şu işe bakın ki Bener VE bağlacını kullanmaz hiç: Orhan Koçak üç tane ‘ve’ bulmuş tüm eserlerinde, bir dördüncüyü de ben buldum tesadüfen, ama hepsi başka metinlerden yapılmış alıntıların içinde. Bilge Karasu’da ise sıfır ‘ve’. Olsun,VE bir gramer öğesi, bir bağlaç değil ki ,o bir ilişki biçimi.] “Ya edebiyat ya da politika”ya karşı Nâzım: edebiyat VE politika, yazı VE praxis: yazı eylem yapabilir, politika yazabilir (ya da Brecht). Biz hala, bir insan ya edebiyat yapar ya da politika, diye mi düşünüyoruz? Okumak bir komfortist burjuva edimi midir? Ahmet Mithat’ın okuma saatlerine karşı: okumak VE eylem: “Reading is to practice” (Mallarmé ya da Sartre). Ya felsefe ya edebiyat mı? Felsefe VE edebiyat: Nietzsche, Blanchot, Deleuze, Bonnefoy, Melih Cevdet.
VE, kimliğinden kurtulma alanı. VE dışlamaz, boğmaz, kucaklar (kollarının içiyle/pazularıyla değil, dışıyla). Sevgiyle.
kaynakça
Ataç, N. Günce 1953-1955. YKY, 2007
Deleuze,Gilles. Logic of Sense. Continuum, 2004
- .“Rhizome”. Deleuze Reader içinde. Columbia, 1993
Deleuze&Guattari. “A Thousand Plateaus”. Literary Theory içinde. Blackwell,1998
Deleuze&Parnet. Diyaloglar. Bağlam, 1990
Kandinski,Vasili. Sanatta Zihinsellik Üzerine. YKY, 1993
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder